Ana Sayfa Blog Sayfa 6

Türkiye’de kamu, startupların ilk büyük müşterisi olabilir: İSTKA’dan 42 maddelik yol haritası

İstanbul Kalkınma Ajansı (İSTKA), Türkiye’de kamu alımlarının girişimcilik ve inovasyon ekosistemini büyüten stratejik bir araca dönüştürülmesini ele alan Startup Dostu Talep Yönlü İnovasyon Politikaları raporunu yayımladı.

Rapor, Türkiye’de bugüne kadar girişimcilik politikalarının ağırlıklı olarak Ar-Ge teşvikleri, hibeler ve yatırım mekanizmaları üzerinden şekillendiğine dikkat çekerken, girişimlerin geliştirdikleri teknolojilerin ilk müşteriye ulaşması, kamu tarafından doğrulanması ve ölçeklenmesi tarafında önemli bir boşluk bulunduğunu ortaya koyuyor.

İSTKA’nın çalışması bu boşluğun kapatılması için kamu ihale sisteminden regülasyonlara, açık veriden finansmana ve kamu-startup iş birliklerine kadar uzanan dört ana eksende toplam 42 politika önerisi sunuyor. Öneriler arasında startup’lara özel ihale koşulları, en fazla 30 günlük kamu ödeme standardı, hızlı alım koridorları, PoC fonları, ulusal sandbox sistemi, kamu verilerinin API üzerinden girişimlere açılması, startup satın alan büyük şirketlere teşvik verilmesi ve kamu-startup eşleştirme platformunun kurulması gibi dikkat çekici başlıklar bulunuyor.

Türkiye’nin sorunu yalnızca girişimlere para vermek değil, onlardan ürün satın almak

Raporun temel yaklaşımı, inovasyonu yalnızca teknolojinin geliştirilmesi üzerinden değil, o teknoloji için talep oluşturulması üzerinden değerlendiriyor.

Talep yönlü inovasyon politikalarında devlet yalnızca teşvik veren veya piyasayı düzenleyen bir aktör olarak konumlanmıyor. Kamu aynı zamanda yeni teknolojilerin ilk kullanıcısı, ilk müşterisi ve pazar oluşturucusu haline geliyor.

Bu kapsamda inovasyon amaçlı kamu alımları (PPI), ticarileşme öncesi kamu satın alımları (PCP), alım garantileri, standartlar, pilot uygulamalar ve yaşam döngüsü odaklı satın alma modelleri gibi araçlar kullanılıyor.

Bu yaklaşım özellikle startup’lar açısından kritik. Çünkü erken aşamadaki bir teknoloji girişiminin problemi çoğu zaman yalnızca sermayeye ulaşmak değil; teknolojisini gerçek bir kullanıcıyla test etmek, referans müşteri kazanmak ve devamında ölçeklenebilir bir gelir modeli oluşturmak.

Rapor da Türkiye’de Ar-Ge ve teknoloji geliştirme desteklerinin kapsamının geniş olmasına rağmen bu desteklerle kamu alımları arasında yeterli bağlantının kurulamadığını vurguluyor. TÜBİTAK, KOSGEB, kalkınma ajansları ve farklı bakanlıkların programları girişimlere finansman sağlarken, geliştirilen teknolojinin kamu tarafından satın alınmasına uzanan yol aynı ölçüde gelişmiş değil.

Yaklaşık 57 bin ihale içinde yalnızca 45 inovasyon odaklı alım

Rapordaki en dikkat çekici göstergelerden biri kamu ihalelerine ilişkin yapılan analiz.

Kamu İhale Kurumu’nun açık verileri kullanılarak 2023 yılındaki yaklaşık 57 bin ihale üzerinde gerçekleştirilen analitik taramada; şartnamelerde yenilikçi, inovatif, Ar-Ge ve prototip gibi ifadelerin kullanılması ve ihalenin teknoloji yoğunluğu dikkate alınarak yalnızca yaklaşık 45 ihale inovasyon niteliği taşıyan alım olarak değerlendirilmiş.

Rapor bunun resmi bir istatistik değil, mevcut veriler üzerinden yapılan analitik bir tahmin olduğunun da özellikle altını çiziyor.

Benzer şekilde raporun karşılaştırmalı analizinde Türkiye’de inovatif kamu alımlarının toplam alımlar içindeki oranı yüzde 1,2, startup ve KOBİ katılımı ise yüzde 11 seviyesinde değerlendiriliyor. Karşılaştırmada inovatif alım için OECD referans seviyesi yüzde 4,5, KOBİ katılımı için ise yüzde 40–60 aralığında gösteriliyor.

Türkiye’nin yasal çerçeve kapasitesi 10 üzerinden 4, veri şeffaflığı ise 10 üzerinden 3 olarak değerlendiriliyor. Rapor bu göstergelerin doğrudan ölçülmüş tekil resmi istatistikler değil; OECD, Avrupa Komisyonu, Dünya Bankası, KİK ve TÜİK verilerinden hareketle oluşturulmuş analitik karşılaştırmalar olduğuna dikkat çekiyor.

Bir başka dikkat çekici veri ise Ar-Ge finansmanında ortaya çıkıyor. TÜİK verilerine göre 2024 yılında Türkiye’de toplam Ar-Ge harcamalarının yüzde 30,4’ü genel devlet tarafından finanse edildi. Rapora göre bu oran kamunun teknoloji geliştirmede zaten önemli bir finansman aktörü olduğunu gösteriyor; esas fırsat ise bu finansmanın kamu talebi ve satın alma politikalarıyla daha güçlü biçimde ilişkilendirilmesinde yatıyor.

Startup’ların kamu ihalelerine girmesi kolaylaştırılabilir

Raporun en kapsamlı politika başlıklarından biri Kamu İhale Kanunu ve kamu tedarik politikaları.

Önerilen modele göre kamu ihalelerinde yalnızca fiyat değil; teknolojik yenilik seviyesi, teknik yeterlilik, performans doğrulaması ve potansiyel ihracat etkisi gibi kriterler de değerlendirmeye alınabilir.

Üstelik startup’ın kamu için geliştirdiği teknolojinin fikri mülkiyetinin şirkette kalması, kamunun ürünü sahiplenmek yerine kullanım hakkını lisans yoluyla edinmesi öneriliyor. Böylece bir girişimin kamu için geliştirdiği teknolojiyi daha sonra başka kurumlara veya uluslararası müşterilere satabilmesinin önü açık tutulabilir.

Raporda ayrıca startup’lar için klasik ihale yeterliliklerinin yeniden ele alınması öneriliyor.

Bugün erken aşamadaki bir şirket açısından iş bitirme belgeleri, yüksek teminatlar veya mali yeterlilik şartları önemli bir giriş bariyerine dönüşebiliyor. Önerilen modelde startup’lar için ayrı bir yeterlilik havuzu oluşturulması, teminat oranlarının düşürülmesi ve geçmiş iş bitirme şartı yerine teknik doğrulama veya başarılı pilot çalışmanın referans kabul edilmesi gündeme getiriliyor.

Startup’lara kamu ödemelerinde en fazla 30 gün önerisi

Rapordaki startup ekosistemini doğrudan ilgilendiren en somut önerilerden biri ödeme süreleriyle ilgili.

Startup’larla yapılan kamu alımlarında ödeme süresinin azami 30 gün ile sınırlandırılması öneriliyor.

Çalışma kapsamında gerçekleştirilen görüşmelerde uzun ödeme vadelerinin girişimler açısından en önemli sistematik bariyerlerden biri olduğu belirtiliyor. Çünkü büyük şirketlerin aksine erken aşamadaki girişimlerin aylarca ödeme bekleyebilmesi çoğu zaman mümkün değil.

Raporda ilk aşamada 30 günlük sürenin pilot alım programlarında zorunlu hale getirilmesi, sonuçlara göre daha sonra tüm startup kategorisindeki kamu tedariklerine uygulanması öneriliyor. Güney Kore örneğinde ise benzer ödeme süresinin 15 günle sınırlandırıldığı belirtiliyor.

Mevzuata ilk kez ayrı bir “startup” kategorisi gelebilir

Rapordaki bir diğer önemli öneri ise startup kavramının Kamu İhale Kanunu kapsamında açık bir kategori olarak tanımlanması.

Önerilen çerçevede startup tanımı için kuruluş tarihinden itibaren en fazla 10 yıllık faaliyet süresi, belirli bir satış hasılatının altında bulunma, teknoloji yoğun bir sektörde faaliyet gösterme veya belirli seviyede Ar-Ge yoğunluğuna sahip olma ve bağımsız şirket statüsü gibi kriterler kullanılabilir.

Böyle bir tanımın mevzuata girmesiyle startup’lar için daha düşük teminat, iş bitirme belgesi yerine pilot referansı ve hızlı ödeme gibi uygulamaların hukuki zemine kavuşturulabileceği belirtiliyor.

Kamu, henüz piyasada olmayan teknolojileri de satın alabilir

Raporda Türkiye’de Ticarileşme Öncesi Kamu Satın Alımı (PCP) ve inovasyon ortaklığı mekanizmalarının mevzuata dahil edilmesi de öneriliyor.

Bu sistemde kamu, piyasada hazır bir ürün aramak yerine çözmek istediği problemi tanımlıyor ve girişimlerin söz konusu probleme yönelik Ar-Ge ve prototip geliştirmesini finanse edebiliyor.

Başarılı prototiplerin ardından satın alma sürecinin devreye girmesiyle kamu hem teknolojinin geliştirilme riskine ortak oluyor hem de startup için ilk ciddi müşteri konumuna gelebiliyor.

Raporda kamu satın alma ekiplerinin yeni teknolojileri denemekten kaçınmasına yol açan risk algısına yönelik de ilginç bir öneri bulunuyor. Kötü niyet taşımayan teknik başarısızlıklarda satın alma sorumlularının doğrudan mali sorumluluk veya zimmet riskiyle karşılaşmasını önleyen bir risk paylaşımı mekanizmasının kurulabileceği belirtiliyor.

Buna ek olarak sağlık teknolojileri ve dijital kamu hizmetleri gibi teknik riskin yüksek olduğu alanlarda kamu destekli teknoloji performans sigortası oluşturulması öneriliyor. Böylece yeni teknolojinin performans hedeflerini karşılayamaması veya entegrasyonda sorun yaşanması durumunda riskin tamamı kamu kurumu ya da startup üzerinde kalmayabilir.

Kamu verileri startup’lara API üzerinden açılabilir

Raporun ikinci önemli politika ekseni regülasyon ve veri.

Öneriler arasında kamu kurumlarının sahip olduğu veri setlerinin anonimleştirilerek kontrollü API erişimiyle girişimlere açılması bulunuyor.

Bunun yanı sıra farklı kamu kurumlarında dağınık halde bulunan veri setlerinin merkezi bir veri erişim platformunda kataloglanması, veri kalite standartlarının oluşturulması ve ulusal veri yönetişimi çerçevesinin geliştirilmesi öneriliyor.

Model daha da ileri götürülerek kamu verilerinin ticari ürünlerde kullanılmasına yönelik veri lisanslama ve gelir paylaşımı sisteminin kurulabileceği belirtiliyor. Böylece girişimler kamu verisi üzerinden ticari ürün geliştirirken veri sağlayan kamu kurumunun da oluşturulan ekonomik değerden pay alabileceği bir model tasarlanabilir.

Yapay zekâ, sağlık, enerji ve mobilite girişimleri için ulusal sandbox

Raporda Türkiye için ulusal bir regulatory sandbox çerçevesi de öneriliyor.

Fintek, enerji, yapay zekâ, sağlık teknolojileri ve mobilite gibi regülasyonun yoğun olduğu sektörlerde girişimlerin yeni ürünlerini tüm mevzuat gerekliliklerini ilk günden karşılamak zorunda kalmadan; belirli kullanıcı, süre ve güvenlik sınırları içinde test edebileceği kontrollü ortamların oluşturulması hedefleniyor.

Sandbox sürecinde ortaya çıkan sonuçların daha sonra mevzuat güncellemelerine girdi sağlaması öngörülüyor. Bunun yanında girişimlerin belirli bir süre ve kullanıcı sınırı altında faaliyet göstermesine olanak sağlayacak deneysel lisanslama modeli de öneriler arasında.

Kamu ve şirketlere “startup satın alma” teşviki

Rapor yalnızca kamu tarafını değiştirmeyi hedeflemiyor. Büyük şirketlerin de startup’lardan ürün ve hizmet satın almasını artıracak finansal mekanizmalar öneriliyor.

Bunlardan biri talep bazlı inovasyon çekleri. Kamu kurumları veya KOBİ’lerin bir startup ürününü düşük riskle denemesine imkan veren bu çeklerle girişimin ilk ticari doğrulamasının hızlandırılması hedefleniyor.

Bir diğer öneride büyük şirketlerin startup ürün veya hizmetlerini satın alması durumunda vergi avantajı veya mali destek sağlanması gündeme getiriliyor.

Performansı doğrulanmış inovatif ürünlere belirli alanlarda KDV indirimi veya muafiyet uygulanması da öneriler arasında. Sağlık, enerji verimliliği, dijital güvenlik ve mobilite bu model için öne çıkarılan sektörler arasında bulunuyor.

Belediyeler startup’lardan ürün almaya teşvik edilebilir

Yerel yönetimler de raporun önemli parçalarından biri.

Öneriye göre belediyelerin startup’lardan yaptığı satın almaların belirli bir bölümü merkezi bir fon üzerinden geri ödenebilir. Böylece belediyenin yeni bir teknoloji denemek için üstlendiği finansal risk azaltılabilir.

Ayrıca benzer sorunlarla karşılaşan belediyelerin ortak konsorsiyum oluşturarak birlikte startup çözümleri satın alması öneriliyor. Örneğin bir akıllı şehir çözümü tek bir belediyede pilot olarak kalmak yerine, ortak ihtiyaç tanımlayan birden fazla belediyede aynı anda ölçeklenebilir.

Kamu kurumları problemlerini startup’lara açabilir

Raporun dikkat çekici önerilerinden biri de Singapur modelinden esinlenen GovTech inovasyon çağrıları.

Bu modelde kamu kurumlarının çözmek istediği operasyonel sorunları açık biçimde tanımlaması ve startup’ları bu sorunlara çözüm geliştirmeye çağırması planlanıyor.

Raporda kamu kurumlarının yılda en az iki kez problem tanımlama çalışması gerçekleştirmesi, bu problemlerin dijital bir platform üzerinden açık çağrıya dönüştürülmesi ve seçilen startup’ların PoC aşamasına alınması öneriliyor.

Başarılı girişimlerin ise hızlı alım koridoruna veya raporda önerilen TeknoKatalog 2.0 sistemine taşınması hedefleniyor. Sağlık teknolojileri, akıllı şehirler, dijital kamu hizmetleri ve afet yönetimi bu modelin hızlı sonuç yaratabileceği alanlar olarak gösteriliyor.

TeknoKatalog 2.0 ile doğrulanmış girişimler tek platformda toplanabilir

Kamu ile startup ekosisteminin birbirini bulmasını kolaylaştırmak için merkezi bir kamu-startup eşleştirme platformu kurulması da öneriliyor.

TeknoKatalog 2.0 olarak adlandırılan bu yapının yalnızca girişim ve ürünlerin listelendiği bir katalog olması planlanmıyor.

Sistemde girişimin kullanım senaryoları, daha önce çalıştığı kamu kurumları, pilot sonuçları, performans göstergeleri ve teknik doğrulamaları da yer alabilir.

Böylece bir kamu kurumunda başarıyla test edilen çözümün başka bir kurumda yeniden sıfırdan PoC sürecine girmesi yerine, mevcut doğrulamasından yararlanılarak daha hızlı ölçeklenmesi mümkün olabilir.

Hastaneler, belediyeler ve üniversiteler startup’ların test alanına dönüşebilir

Raporda üniversitelerin, hastanelerin ve belediyelerin fiziksel alanlarının Testbed ve Living Lab olarak girişimlere açılması da öneriliyor.

Startup’lar ürünlerini laboratuvar ortamı yerine gerçek kullanıcıların bulunduğu alanlarda test ederek teknik performanslarını doğrulayabilir. Kamu kurumları ise henüz büyük ölçekli satın alma gerçekleştirmeden teknolojiyi deneyimleme fırsatı bulabilir.

PoC ve pilot programlarının Türkiye genelinde aynı metodolojiyle uygulanması, süreçlerin sürelerinin ve başarı kriterlerinin standartlaştırılması da öneriler arasında yer alıyor.

Dünyadaki modeller ne gösteriyor?

Raporun uluslararası incelemesi Türkiye için özellikle ABD, Güney Kore, Hollanda, Singapur ve İngiltere modellerine dikkat çekiyor.

ABD’deki SBIR/STTR modeli erken aşama Ar-Ge desteğini kamu talebiyle ilişkilendirirken, Güney Kore’nin yeni teknoloji satın alma sistemi Ar-Ge sonucunda geliştirilen ürünlere kamu talebi oluşturarak ticarileşme riskini azaltıyor.

Hollanda’daki Innovation Partnership modelinde ise Ar-Ge, pilot ve satın alma süreci birbirinden tamamen kopuk ilerlemek yerine aynı mekanizma içinde ele alınabiliyor.

Singapur ve İngiltere ise veri şeffaflığı ve kamu satın almalarının ölçümlenmesi tarafında öne çıkıyor.

Rapora göre başarılı ülkelerde ortak nokta yalnızca girişimlere daha fazla finansman sağlanması değil. Ar-Ge desteğinin ardından gerçek bir müşteri ve pazar oluşturulması gerekiyor.

Güney Kore’de KOBİ’lere yönelik kamu alımlarında ödeme sürelerinin 15 güne kadar indirilmesi; Hindistan’ın Government e-Marketplace platformunda teminat muafiyeti, hızlı ödeme ve düşük teknik eşikler uygulanması da startup dostu satın alma modellerine örnek olarak gösteriliyor.

Türkiye için 5 yıllık yol haritası

İSTKA raporu 42 önerinin tamamının aynı anda uygulanması yerine üç aşamalı bir geçiş modeli öneriyor.

İlk 0–6 aylık “Hızlı Etki Paketi” kapsamında pilot ve PoC metodolojisinin standartlaştırılması, PoC onaylarının hızlandırılması, PoC destek fonunun kurulması, kamu verilerinin anonimleştirilerek açılması ve kamu-startup eşleştirme platformunun hayata geçirilmesi öneriliyor.

6–24 aylık orta vadede ise daha kapsamlı sistem değişiklikleri başlıyor. Ulusal sandbox, deneysel lisanslama, startup dostu belgelendirme, inovasyon kriterlerinin kamu ihalelerine girmesi, startup’lara özel ihale esnekliği, hızlı alım koridoru, PCP, startup tanımının mevzuata eklenmesi, 30 günlük ödeme standardı ve finansal teşviklerin bu dönemde hayata geçirilmesi öngörülüyor.

24–60 aylık uzun vadede ise sistemin kalıcı biçimde kurumsallaşması hedefleniyor. Ulusal veri yönetişiminin tamamlanması, sağlık, enerji, ulaşım ve sigorta gibi sektörlerde konsorsiyumların oluşturulması, teknoloji performans sigortasının uygulanması ve inovasyon tedarik destek merkezlerinin kurulması planın son aşamasını oluşturuyor.

Rapor kamu ihale ve tedarik politikalarında lider kurum olarak Kamu İhale Kurumu’nu; finansal araçlarda Hazine ve Maliye Bakanlığı’nı; regülasyon, pilot uygulamalar ve ekosistem mekanizmalarında ise Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nı öne çıkaran bir sorumluluk matrisi de sunuyor.

Asıl paradigma değişimi: Devlet destekleyen değil, müşteri olan aktöre dönüşüyor

Raporun ortaya koyduğu temel dönüşüm aslında tek bir mevzuat değişikliğinin ötesinde.

Türkiye’de uzun yıllardır girişimciliğin desteklenmesi denildiğinde hibe, teşvik, yatırım fonu, vergi avantajı ve Ar-Ge desteği gibi arz yönlü araçlar öne çıkıyor. İSTKA’nın çalışması ise bunun yanına farklı bir soru koyuyor:

Bir startup’a ürün geliştirmesi için destek verdikten sonra, geliştirdiği ürünü kim satın alacak?

Rapora göre Türkiye’nin inovasyon politikasındaki önemli eksiklerden biri tam olarak burada ortaya çıkıyor. Kamu, Türkiye ekonomisindeki büyük satın alma kapasitesini yalnızca mevcut ürünleri en uygun koşullarla temin etmek için değil, henüz oluşmamış pazarları ve yeni teknolojileri desteklemek için de kullanabilir.

Nitekim raporun etki analizinde en yüksek öncelik doğrudan kamu tedarik sistemini dönüştürecek düzenlemelere veriliyor. Startup tanımının mevzuata girmesi, inovasyon kriterlerinin ihalelerde kullanılması, PCP ve inovasyon ortaklığı modellerinin oluşturulması ve hızlı alım koridoru bu nedenle sistemin en güçlü kaldıraçları olarak görülüyor.

Türkiye’de girişimlerin daha fazla kurulmasının ötesinde daha fazla ölçeklenmesi hedefleniyorsa, finansmana erişimin yanında ilk müşteri, referans, gerçek kullanım verisi ve sürdürülebilir gelir yaratılması giderek daha kritik hale geliyor.

İSTKA’nın 42 maddelik politika seti tam da bu noktada, kamunun yalnızca girişimlere destek veren bir aktörden çıkarak onların ilk müşterilerinden ve yeni pazarların oluşturucularından biri haline gelebileceği yeni bir yaklaşım öneriyor.

Raporda da ifade edildiği üzere hedef; startup’ların pazara erişimini hızlandırırken kamunun inovasyon kapasitesini artırmak ve Türkiye’nin teknoloji geliştirme ekosistemini daha rekabetçi bir yapıya taşımak. Talep yönlü inovasyon bu açıdan yalnızca girişimcilik politikası değil, Türkiye’nin uzun vadeli teknoloji ve büyüme stratejisinin önemli parçalarından biri olarak değerlendiriliyor.

Raporun tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

İş Bankası’ndan eşya ve cihazlara yapıştırılabilen yeni temassız kart: MaxSticker

Kredi kartının tüm özelliklerini bir etikete sığdıran MaxSticker, cep telefonu ve günlük hayatta sık kullanılan kişisel eşyalara yapıştırılarak kullanılabiliyor. Kullanıcılar, MaxSticker ile mobil uygulamaya girmeden, hatta telefonun şarjı olmadan dahi saniyeler içinde temassız ödeme yapabiliyor.

Maxsticker ile fiziksel POS cihazlarında temassız şekilde ödeme yapılabiliyor. Böylelikle cüzdan taşıma ihtiyacı da ortadan kalkıyor. Kullanıcılar, Maxsticker’a İşCep’ten diledikleri tutarda limiti kredi kartlarından tanımlayabiliyor, bu sayede kullanım limiti kolayca kontrol edilebiliyor. MaxSticker üzerinde kart numarası, son kullanma tarihi veya CVV gibi hassas bilgiler yer almıyor.

Kredi kartının tüm avantajları MaxSticker’da

Bağlı olduğu kredi kartının MaxiPuan ve Maximil yapısına sahip olan MaxSticker, Maximum’un tüm avantaj ve ayrıcalıklarını kapsıyor. Standart temassız ödeme limitleri MaxSticker için de geçerli olurken, limit üstü işlemler POS cihazına şifre girilerek tamamlanıyor. MaxSticker, İşCep veya diğer bankacılık kanalları üzerinden kolayca e-ticaret işlemlerine açılabiliyor.

“Yenilikçi ürün yelpazemizin en yeni halkası MaxSticker”

Türkiye İş Bankası Genel Müdür Yardımcısı Sezgin Lüle, ödeme sistemleri çalışmalarını günlük hayatta kolayca kullanılabilen yenilikçi çözümler ve kusursuz müşteri deneyimi yaklaşımıyla sürdürdüklerini belirterek şunları söyledi:

“İnovatif ödeme çözümlerimizi her geçen gün çeşitlendiriyoruz. Yüz ile, akıllı saatle ve mobil temassız ödeme çözümlerimizin yanına şimdi de MaxSticker’ı ekleyerek Maximum’un tüm avantaj ve ayrıcalıklarını küçük ve şık bir etikete sığdırdık. MaxSticker ile fiziksel ödemelerde kart ve cüzdan ihtiyacı yok, üstelik cep telefonunun şarjına ihtiyaç duymadan ya da mobil uygulamaya giriş yapmadan anında ödeme yapılabiliyor. Hayatı kolaylaştıran, esnek limit yapısı ve üst düzey güvenlik standartlarına sahip bu ürünümüz, ödeme teknolojilerinde öncülük ettiğimiz dönüşüm vizyonumuzun en yeni halkası oldu.”

İşCep’ten “MaxSticker Kartlarım” menüsünden başvurulabiliyor.

Meta’dan kişisel cihazlarda çalışan açık kaynaklı ajan tabanlı model: Muse Glimmer

Meta CEO’su Mark Zuckerberg, devamlı çalışan yerel ajan tabanlı iş akışlarını desteklemek üzere özel olarak geliştirilen, 30 milyar parametreli bir yapay zeka modeli Muse Glimmer’ın kullanıma sunulduğunu duyurdu.

Meta Superintelligence Labs tarafından geliştirilen bu model, Apache 2.0 lisansı kapsamında Hugging Face’te açık ağırlıklı olarak sunuluyor. Bu sayede geliştiriciler ve kurumlar, bulut altyapısına veya aktif bir internet bağlantısına ihtiyaç duymadan tüketici sınıfı donanımlar üzerinde karmaşık yapay zeka görevlerini yerel olarak yürütebiliyor.

Meta, temel modeller kod üretimi ve akıl yürütme alanlarında olağanüstü ilerlemeler kaydetmiş olsa da, bulut bağımlılığının gerçek zamanlı tepki süresi ve gizlilik açısından hassas bağlamlar için hala önemli bir sorun olduğunu belirtti. Muse Glimmer, tek bir tüketici sınıfı GPU’suna sahip masaüstü bilgisayarlar ve dizüstü bilgisayarlarda verimli bir şekilde çalışarak bu sorunu çözüyor ve fonksiyon çağırma, yerel yazılım geliştirme, uzun vadeli planlama ve “LLM hakem” değerlendirmesi gibi iş akışlarını destekliyor.

Sıkı donanım kısıtlamaları dahilinde en ileri düzeyde performans elde etmek için Meta, çok aşamalı bir eğitim metodolojisi kullandığını ifade etti. Muse Glimmer, ön eğitim aşamasında logit tabanlı bilgi damıtımıyoluyla Meta’nın daha büyük Muse Spark modelinden akıl yürütme yeteneklerini devraldı. Bunu, uzun bağlamlı ajan tabanlı verilere odaklanan eğitim aşaması ve ardından kodlama, ajan ve genel akıl yürütme alanlarında denetimli ince ayar (SFT) ile pekiştirmeli öğrenmeyi birleştiren son eğitim aşaması izledi. Meta, modelin kullanıma sunulmadan önce Meta’nın Gelişmiş YZ Ölçeklendirme Çerçevesi’nde belirlenen standartlara göre değerlendirildiğini ve modelin SWE-Bench, DeepSearch QA, MCP-Atlas ve 𝛕-Bench gibi önemli benchmark testlerinde güçlü bir performans sergilediğini doğruladı.

Yerel kurulumların teknik zorluklarına değinen Meta, Muse Glimmer’daki iki temel mühendislik atılımına dikkat çekti:

Gelişmiş Cihaz İçi Kuantizasyon (Nicemleme): Yaklaşık 4-bit hassasiyetine sıkıştırılan dil modeli, 20 GB’ın altında bir bellek ile çalışıyor. Bu durum, modelin çalışma belleğini (KV önbelleği), algı kodlayıcısını ve spekülatif kod çözme taslak modelini (speculative decoding drafter) standart bir 24 GB veya 32 GB bellek sınırında eşzamanlı olarak desteklemek adına yeterli bir çalışma alanı bırakıyor.
Hızlandırılmış Spekülatif Kod Çözme: Model, DFlash tabanlı ve paralel olarak token blokları öneren hafif bir yardımcı ağ barındırıyor. Bu teknoloji, çıkış kalitesinden ödün vermeksizin Mac M4/M5 Max işlemciler ve NVIDIA RTX-5090 ekran kartları da dahil olmak üzere tüketici sistemlerinde üretim hızını önemli ölçüde artırıyor.

Metin işlemenin yanı sıra Meta; Muse Glimmer’ı, ardışık metin ve görsel girdileri işleyebilen özel bir algı kodlayıcısı ile tasarladı. Bu sayede ajanlar grafikleri, belgeleri ve ekran görüntülerini sorunsuz bir şekilde analiz edebiliyor. Model ayrıca hata kurtarma mekanizmaları, OpenClaw gibi orkestrasyon şablonlarıyla iskele yapısı (scaffold) uyumluluğu, kontrol edilebilir akıl yürütme yeteneği ve 100’den fazla dilde çok dilli destek sunuyor.

Meta, donanım optimizasyonları ve barındırma seçenekleri sunmak adına AMD, Arm, Dell, Intel, NVIDIA, Together AI, Fireworks AI ve OpenRouter dahil olmak üzere önemli donanım ve platform ortaklarıyla yürüttüğü sürekli iş birliğini vurguladı. Şirket, llama.cpp, MLX, ExecuTorch, Ollama, LM Studio, vLLM ve TorchTitan gibi geliştirici çalıştırma zamanlaması ortamları ile entegrasyonların gelecek günlerde kullanıma sunulacağını ifade etti.

Meta, Muse Glimmer’ın kullanıma sunulmasının açık yapay zeka araştırmalarını paylaşmaya yönelik uzun süreli geleneğini devam ettirdiğini, açık kaynak ekosistemini güvenli, özel ve yerelleştirilmiş otonom ajanlar inşa etme konusunda güçlendirmeyi hedeflediğini belirtti. Geliştiriciler model ağırlıklarına, kurulum kılavuzlarına ve teknik dokümantasyona Hugging Face ve Meta’nın YZ Geliştirici Merkezi platformu üzerinden bugün erişebilirler.

Yatırım almadan 85 kişilik ekibe | Tyler Blackford & Destan Keskinkılıç ile Neon Apps’in Hikayesi

Neon Apps, dış yatırım almadan 85 kişilik bir ekibe ulaşmayı nasıl başardı? Bu bölümde Neon Apps’in kurucuları Tyler Blackford ve Destan Keskinkılıç ile şirketin kuruluş hikâyesini, mobil uygulama dünyasında nasıl büyüdüklerini, ekip kurma stratejilerini ve bugüne kadar neden yatırım almadan ilerlemeyi tercih ettiklerini konuştuk.

Neon Apps’in ürün geliştirme yaklaşımından global pazarlardaki büyüme stratejisine, 85 kişilik organizasyonun nasıl yönetildiğinden mobil uygulama sektöründeki fırsatlara kadar birçok başlığı ele aldık.

Videoda öne çıkan başlıklar: Neon Apps nasıl kuruldu? Yatırım almadan 85 kişilik bir ekip nasıl kuruldu? Global mobil uygulama pazarında nasıl büyüyorlar? Yeni uygulama fikirlerini nasıl seçiyorlar? Ürün geliştirme ve büyüme süreçleri nasıl ilerliyor? Bootstrapped büyümenin avantajları ve zorlukları neler? Neon Apps’in bundan sonraki hedefleri neler?

Bu içerik iş birliği kapsamında üretilmiştir.

Türk girişimcilerin San Francisco’da kurduğu Provenance, 20 milyon dolar değerleme üzerinden yatırım aldı

Finans profesyonellerinin finansal model ve doküman inceleme süreçlerini yapay zekâ ile hızlandıran Provenance, yatırım turuna yeni yatırımcıların katıldığını duyurdu.

Daha önce Glasswing Ventures ve Jackson Square Ventures tarafından desteklenen Provenance’a, girişim sermayesi fonu 212, 20 milyon dolar değerleme üzerinden 500 bin dolar yatırım yaparak yatırımcılar arasına katıldı.

Tura ayrıca; SSC Venture Partners da 100 bin dolarlık tutarla dahil oldu. Teknoloji sektörünün deneyimli isimlerinden Peter Bell de Provenance’ın yatırımcıları arasına katıldı. Bell, StorageNetworks’ün kurucusu ve eski CEO’su olarak şirketi halka arz etmiş, daha sonra Amity Ventures’ta yatırımcı olarak teknoloji şirketlerini desteklemiştir.

Tuna Üsküdar ve Arda Dinç tarafından kurulan Provenance, finans ekiplerinin finansal modeller, PowerPoint sunumları ve işlem dokümanlarını incelemek için harcadığı saatleri azaltmayı hedefliyor. Şirketin yapay zekâ platformu, versiyonlar arasındaki değişiklikleri analiz ediyor, rakamları kaynaklarıyla karşılaştırıyor ve karmaşık finansal modellerin çok daha hızlı incelenmesini sağlıyor.

Yeni yatırım, Provenance’ın ürün geliştirme çalışmalarını ve ABD pazarındaki büyümesini hızlandırmak için kullanılacak.

Ödeme çözümleri sunan Ödero ile otomotiv markası Otokar, iş birliği yaptı

Koç Topluluğu şirketlerinden online ödeme çözümleri markası Ödero ile Türkiye’nin öncü otomotiv üreticilerinden Otokar, ödeme süreçlerini dijitalleştiren kapsamlı bir iş birliğine imza attı. Bu kapsamda Ödero, Otokar’ın kurumsal ödeme altyapısını güçlendirirken, bayi ağı ve müşterileri için de hızlı, güvenli ve esnek ödeme deneyimi sunan çözümleriyle süreçleri kolaylaştırıyor.

Tahsilat süreçlerinde hız, kontrol ve operasyonel verimlilik

Ödero’nun güçlü teknolojik altyapısı üzerine kurulan Bayi Tahsilat Çözümü, entegrasyon gerektirmeyen yapısıyla Otokar’a 7/24 çevrim içi tahsilat imkânı sunuyor. Dijitalleşen süreçler sayesinde Otokar’ın tahsilat gün sayısını düşürüyor, nakit yönetimini kolaylaştırıyor. Sistem, tahsilata daha hızlı erişmeyi ve net çalışma sermayesini daha verimli yönetmeyi mümkün kılıyor. Detaylı gelir-gider ve tahsilat raporları ve şüpheli işlem takibi gibi fonksiyonlarla finans birimlerinin işini dijitalleştiriyor ve kolaylaştırıyor. Ayrıca bayilerin risk teminat dengesine olumlu katkı sağlıyor.

Ödero’nun bayiler için sunduğu çözüm ise; Otokar bayilerinin bankalar ile ayrı anlaşma ve mutabakat sürecine girmeden araç ön satış bedeli ve araç bakım-servis bedellerinin taksit avantajıyla tahsil edilebilmesini sağlıyor. Ayrıca, Otokar’ın bayi teşvik sisteminin Ödero’ya entegre edilmesi sayesinde, teşvik tutarları ödeme planına otomatik uygulanıyor ve müşterilere daha avantajlı taksit koşulları sunulabiliyor. Ödero’nun sunduğu kolaylıklar Otokar bayilerinin iş yükünü azaltırken ticaret hacmini artırıyor.

Müşterilere kolay ve hızlı ödeme deneyimi

Ödero ile müşterilerin Otokar bayilerindeki ödeme süreçleri dijitalleşiyor. Müşteriler, güvenli dijital ödeme altyapısı üzerinden hızlı ve kolay ödeme gerçekleştirebiliyor. Müşteriler dilediği yerden, tüm bankalarda geçerli taksitli ödeme seçeneklerinden de yararlanabiliyor. Hızlı ve güvenli ödeme altyapısı, bayideki işlem sürelerini kısaltarak müşteri memnuniyetine katkı sağlıyor.ızlı ve güvenli ödeme altyapısı, bayideki işlem sürelerini kısaltarak müşteri memnuniyetine kat

Token Ödeme Hizmetleri ve Elektronik Para A.Ş. Genel Müdürü Hande Sarıdal, Ödero-Otokar iş birliğine ilişkin verdiği demeçte:

“Ödero olarak Koç Topluluğu’nun teknoloji ve finans alanındaki bilgi birikiminden güç alarak, farklı sektörlerin ihtiyaçlarına göre özelleştirilebilen ödeme çözümleri geliştiriyoruz. Günümüzde işletmeler yalnızca satış süreçlerini değil, tahsilat operasyonlarını da hızlandıracak ve verimliliği artıracak teknolojilere ihtiyaç duyuyor. Bu ihtiyaçtan hareketle geliştirilen ödeme ve tahsilat çözümlerimiz, ana firma, bayi ve son kullanıcıya fayda sunarak yüksek güvenlik standartları ve güçlü teknik altyapısı ile ödeme süreçlerinin uçtan uca daha etkin yönetilmesine olanak tanıyor.”

Otokar Genel Müdür Yardımcısı (Ticari Araçlar) Kerem Erman, müşteri ihtiyaçlarına yönelik yenilikçi çözümleri hayata geçirmeye devam ettiklerini belirterek;

“Otokar olarak müşterilerimizin yanında yer alıyor; yalnızca araçlarımızla değil, iş süreçlerini ve finansmana erişimi kolaylaştıran çözümlerimizle de değer yaratmayı hedefliyoruz. Ödero ile gerçekleştirdiğimiz iş birliği sayesinde müşterilerimize araç alım süreçlerinde hız ve kolaylık sunarken, bayilerimizin satış ve tahsilat süreçlerini de daha etkin hale getirmeyi amaçlıyoruz.”

Avusturya’nın toplu taşıma operatörü ÖBB Postbus, Otokar ile anlaştı

Bu yıl kuruluşunun 100. yılını kutlayan Koç Topluluğu bünyesinde faaliyet gösteren Otokar, yenilikçi ve çevreci araçlarıyla Avrupa pazarındaki varlığını güçlendirmeye devam ediyor.

Avusturya’nın önde gelen toplu taşıma operatörü ÖBB Postbus, seviye 4 standartlarında tam otonom sürüş yeteneğine sahip elektrikli otobüs pilot projesinde teknoloji ortağı olarak Otokar’ı tercih etti. Sürekli sürücü müdahalesi gerektirmeden çalışabilen Otokar otonom e-Centro, Viyana’da düzenlenen basın toplantısıyla kamuoyuna tanıtıldı.

Otokar’ın tamamen elektrikli ve otonom aracı e-Centro, 4 Eylül tarihine kadar European Forum Alpbach 2026 kapsamında belirlenen güzergahta test edilecek. Pilot uygulamanın ardından araç, Wolfurt Kampüsü’nde düzenli seferlerde kullanılacak.

“Toplu taşıma için büyük bir potansiyel”

Avusturya Federal Bakanı Peter Hanke, otonom araçların ülkenin iş ve inovasyon merkezi olma hedefi açısından önem taşıdığını belirterek, “Otonom araçlar, daha modern, daha güvenli ve daha verimli bir ulaşım sisteminin önemli bir unsuru ve aynı zamanda Avusturya’nın iş ve inovasyon merkezi olarak büyük bir fırsat barındırıyor. Özellikle toplu taşımada büyük bir potansiyel görüyorum. Otonom otobüsler, ilk ve son kilometre bağlantılarında, kırsal bölgelerde veya geleneksel tarifeli seferlerin işletilmesinin zor olduğu saatlerde mevcut hizmetleri tamamlayabilir ve genişletebilir. Avusturya bu gelişmeyi izlemekle yetinmemeli, aktif olarak şekillendirmeli, katma değeri ülkede tutmalı ve ülkedeki bilgi birikimini uluslararası alanda görünür kılmalı” dedi.

Toplu taşımada yenilikçi dönem

ÖBB Postbus, otonom sürüş teknolojisini toplu taşımanın geleceği açısından önemli bir teknoloji olarak değerlendiriyor. Proje kapsamında otonom mobilitenin bölgesel ulaşım hizmetlerini nasıl tamamlayabileceği ve güçlendirebileceği gerçek işletme koşullarında test edilecek. Otonom otobüslerin gelecekte ilk ve son kilometre bağlantılarında, kırsal bölgelerde ve geleneksel tarifeli seferlerin işletilmesinin zor olduğu saatlerde toplu taşıma hizmetlerini desteklemesi hedefleniyor.

ÖBB CEO’su Andreas Matthä otonom sürüşün geleceğe yönelik bir vizyon olmaktan çıktığını vurgulayarak, “Otonom sürüş artık sadece bir gelecek vizyonu olmaktan çıktı, toplu taşıma için büyük potansiyel taşıyan bir teknolojiye dönüştü. Amacımız bu gelişmeyi aktif olarak şekillendirmek ve erken aşamada deneyim kazanmak. Bu sayede yeni teknolojileri sorumlu bir şekilde kullanmanın temelini atıyor ve uzun vadede yolculara daha iyi mobilite hizmetleri sunuyoruz” açıklamasını yaptı.

Instagram, 10 yıl sonra yazı logosunu yeniledi

Meta çatısı altındaki Instagram, 13 Ağustos 2026’da duyurduğu yeni marka kimliğiyle birlikte “Instagram” adının tipografik biçimini oluşturan yazı logosunu, yani wordmark’ını yeniledi.

Önceki logodaki belirgin el yazısı görünümü, yeni tasarımda daha sade ve kalın harflerle birleştirildi. Meta, çalışmanın Instagram’ın geçmişine bağlı kalırken markayı daha modern, kişisel ve özgüvenli bir görünüme taşımak amacıyla hazırlandığını belirtti. Tasarım ekibi; tamamı büyük harflerden kamera temalarına ve doğrudan el yazısına kadar yüzlerce farklı seçeneği değerlendirdikten sonra markanın tanıdık kıvrımlı yazı karakterini korumaya karar verdi.

Uygulama ikonu değişmedi

Yenilik, kullanıcıların telefon ekranında dokunduğu pembe, turuncu ve mor geçişli kamera ikonunu kapsamıyor. Değişiklik, uygulamanın üst bölümünde, kurumsal iletişim çalışmalarında ve pazarlama materyallerinde kullanılan kelime logosuna uygulanıyor. Instagram, 2016’da retro kamera ikonunu bugün kullanılan gradyan tasarımla değiştirerek çok daha radikal bir dönüşüme imza atmıştı. Şirket bu kez en tanınan simgesine dokunmadan görsel kimliğini güncelliyor.

Yeni fontlar ve daha sade bir tasarım sistemi

Yenilenen kimlik yalnızca yazı logosuyla sınırlı değil. Instagram’ın karakteristik gradyanı korunacak ancak daha ölçülü kullanılacak; hareket, yerleşim ve kullanıcı arayüzü öğeleri de güncellenecek. Instagram Sans yazı tipi yenilenirken, el yazısı görünümündeki Instagram Pen ve Instagram Mono adlı iki yeni font da tasarım sistemine eklendi. Meta, içerik üreticilerinin çalışmalarını daha fazla öne çıkarmak amacıyla yeni sistemde daha sade ve geniş alanlara yer verdiğini aktardı.

Instagram Ürün Tasarım Direktörü Jasmine Probst’e göre el yazısını andıran karakterin korunması, bireyselliği ve kişisel ifadeyi temsil ediyor. Probst, yeni wordmark’ın önceki tasarıma kıyasla daha cesur ve sade olduğunu, ancak Instagram’ın bilinen sıcaklığını ve özgünlüğünü koruduğunu ifade etti.

Yeni logo sosyal medyada şimdiden tartışma yarattı. Bazı kullanıcılar özellikle “r” ve “g” harflerinin biçimini ve okunabilirliğini eleştirirken, yazının ilk bakışta “Instagzam” şeklinde okunabildiği yorumunda bulundu. Buna karşılık tasarımı daha güncel ve özgün bulan kullanıcılar da oldu. (The Verge)

Instagram’ın yeni wordmark’ı küresel olarak kullanıma sunulmaya başladı. Marka kimliğinin diğer parçaları ise 2026 boyunca ve takip eden dönemde farklı ürün, arayüz ve iletişim yüzeylerine taşınacak.

Rotatelab, tohum turda Laton Ventures ve Arcadia Gaming Partners eş liderliğinde yatırım aldı

Cube Land’in geliştiricisi mobil oyun stüdyosu Rotatelab, tohum yatırım turunu tamamladı. Yatırım turuna Arcadia Gaming Partners ve Laton Ventures birlikte liderlik ederken, melek yatırımcı Mert Gür de bu turda yer aldı. Yatırımın miktarı ve girişimin değerlemesi açıklanmadı.

Rotatelab’ın en başarılı olan oyunlarından biri olan Cube Land, yayınlanmasından yalnızca dört ay sonra 2 milyon indirmeyi aştı. Oyun, ABD App Store Top Free Games kategorisinde ilk 50’ye, Top Grossing kategorisinde ise ilk 80’e girerek güçlü bir ivme yakaladığını ortaya koydu.

Cube Land’in hızlı yükselişinin arkasında yıllara dayanan azim, dayanıklılık ve kesintisiz bir üretim süreci bulunuyor. Abdurrahman Koçak, Salih Koçak ve melek yatırımcı Yunus Becit tarafından kurulan ekip, 2016’dan bu yana birlikte oyun geliştiriyor. Ekip Cube Land’i yayınlamadan önce bir çok başarılı mobil oyun geliştirdi. Şirket yıllar içerisinde geliştirdiği oyunlarla toplamda 17 milyonun üzerinde indirmeye ulaştı. Bu oyunlardan biri daha önce ABD App Store Top Free Games listesinde 1 numaraya kadar yükseldi. Ekip, 2020 yılında daha büyük bir vizyonla Rotatelab’ı kurarak, yıllar içinde edindiği deneyime dayanan yeni bir yapı inşa etti. Stüdyo, 2024 yılında yayıncılarla çalışma modelinden tamamen kendi oyunlarını yayınladığı self-publishing modeline stratejik bir geçiş yaptı. İlk kendi yayınladığı oyun olan Sort Land, tamamen şirket bünyesinde yürütülen çalışmalarla dünya çapında 2,5 milyonun üzerinde indirmeye ulaştı. Bu başarı, ekibin yalnızca başarılı oyunlar geliştirmekle kalmayıp, bu oyunların pazarlamasını, operasyonunu ve ölçeklenmesini de bağımsız şekilde gerçekleştirebildiğini gösterdi. Cube Land’in büyük başarısı, yaklaşık on yıllık bir öğrenme sürecinin bir sonucu olarak ortaya çıktı.

Rotatelab’ın en önemli farklılıklarından biri, yetenek ve ekip oluşturma konusundaki alışılmışın dışındaki yaklaşımı. İstanbul ve Ankara’daki ekipler için rekabet etmek yerine Rotatelab 15 farklı şehre yayılan 21 kişilik bir ekip kurarak Türkiye genelindeki güçlü yetenek havuzundan faydalanıyor. Merkezi Gaziantep Üniversitesi Teknopark’ta bulunan Rotatelab, doğru sistem ve kültür oluşturulduğunda dünya standartlarında bir oyun stüdyosunun remote-first bir organizasyon yapısıyla başarıyla ölçeklenebileceğini gösteriyor. Şirketin başarısı aynı zamanda Türkiye’deki oyun geliştirme yeteneğinin İstanbul’un çok ötesine uzandığını da ortaya koyuyor. Rotatelab, Türkiye’nin yeni nesil global oyun şirketlerinin yalnızca İstanbul’da değil, ülkenin dört bir yanından gelen üstün yeteneklerin bir araya getirilmesiyle kurulabileceğine inanıyor.

Rotatelab’da yapay zekâ yalnızca bir özellik veya araç değil; stüdyonun çalışma sisteminin temelini oluşturuyor. Ekip, oyun geliştirme sürecinin tamamını kapsayan, uçtan uca kendi AI altyapısını geliştirdi.

Rotatelab Kurucu Ortağı ve CEO’su Abdurrahman Koçak şirketin son durumunu ve yeni yatırımlarını şöyle değerlendiriyor:

“Yaklaşık on yıldır birlikte oyun geliştiriyor, her lansmandan, her başarısızlıktan ve her başarıdan öğreniyoruz. Cube Land, yıllar süren azim, dayanıklılık ve kesintisiz çalışmanın bir sonucu. 15 farklı şehre yayılan ve dünya standartlarında oyun stüdyolarının tek bir şehirde kurulmak zorunda olmadığını gösteren bir ekip yaratmış olmaktan gurur duyuyoruz. Laton ve Arcadia’nın desteğiyle daha yeni başlıyoruz. Hedefimiz dünyanın önde gelen mobil oyun şirketlerinden birini ve Türkiye’nin yeni oyun unicorn’unu yaratmak.”

Arcadia Gaming Partners Managing Director’ı Akın Babayiğit yatırım kararına ilişkin şu değerlendirmede bulundu:

“Harikalar. Abdurrahman ve Salih, oyun geliştirmenin nasıl yapılması gerektiğine dair size anlatılan bütün kuralları yıkıyor. Parlak bir şehirde değiller, uzaktan çalışıyorlar ve çoğunluğun peşinden gitmiyorlar. Asıl mesele de tam olarak bu. Gerçek girişimciler ve gerçekten inanılmazlar. Cube Land sıradaki büyük oyun ve eminim ellerindeki tek sürpriz de bu değil. O mutfakta neler piştiğini dünyanın henüz bilmediğini düşünüyorum.”

Laton Ventures Kurucu Ortağı Görkem Türk ise:

“En başarılı oyun şirketlerinin; yıllar boyunca üretmeye, öğrenmeye ve kendini geliştirmeye devam eden olağanüstü kurucular tarafından yaratıldığına inanıyoruz. Rotatelab’da bizi en çok etkileyen yalnızca Cube Land’in son dönemdeki başarısı değil; ekibin dayanıklılığı ve başarıyı tekrarlayabilen güçlü geçmişiydi. Rotatelab, Türkiye’nin neden global bir mobil oyun merkezi olduğunu gösteren en iyi örneklerinden biri. Bu durum yalnızca İstanbul’dan kaynaklanmıyor; ülkenin her köşesinde olağanüstü yetenekler bulunuyor. Ekibin yaratıcılığı, vizyonu ve sıra dışı bir ekip kurma becerisi, Rotatelab’i benzersiz bir şirket haline getiriyor.”

Yeni yatırım turunun ardından Rotatelab; ürün geliştirme faaliyetlerini ve büyüme yatırımlarını hızlandırmayı, ve Türkiye’nin yeni oyun unicorn’u olmayı hedefliyor.

13 Ağustos 2026 – Ekosistemden güncel gelişmeler

Yatırım | Cube Land’in geliştiricisi mobil oyun stüdyosu Rotatelab, tohum yatırım turunu tamamladı. Yatırım turuna Arcadia Gaming Partners ve Laton Ventures birlikte liderlik ederken, melek yatırımcı Mert Gür de bu turda yer aldı. Yatırımın miktarı ve girişimin değerlemesi açıklanmadı.

egirişim | Bugün, yakında açılacak olan dünyanın en büyük girişimcilik merkezi olması hedeflenen Terminal İstanbul‘u ziyarete gittik. Girişimciler için, içerisinde her türlü imkanın sunulduğu çok büyük bir merkez olacak.